Bir önceki notta Blogger’ın sınırlarıyla uğraşmayı bırakıp blogu sıfırdan kurmaya karar vermiştim.

Kararı vermek kolaydı.

Sonra boş projeye bakınca ufak bir ayrıntıyı fark ettim:

Blogger artık hiçbir şeyi benim yerime yapmayacaktı.

Yazılar nerede duracak, görseller nasıl saklanacak, yorumlar nasıl çalışacak, ben yazıları nereden düzenleyeceğim, site nasıl yayınlanacak…

Özgürlük güzel şey.

Ama kolları sıvamak lazım.

Blogun görünmeyen tarafını Next.js, Supabase ve Vercel ile kurmaya başladım. Teknik isimleri bir kenara bırakırsak, Blogger’ın benim için yaptığı işleri artık kendi sistemim yapacaktı.

Ama asıl uğraştığım yer teknik taraf değil, blogun nasıl hissettireceğiydi.

Çünkü burası önce bir yazılım projesi değil, okunacak bir yer.

Bir sürü güncel bloga, kişisel yayına ve dergi sitesine baktım. 2026’da modern görünen ama hâlâ gerçekten blog gibi hissettiren bir şey arıyordum.

Bir uçta yıllardır değişmemiş eski bloglar vardı.

Diğer uçta ise üç parlak kart, dev başlık ve “Keşfet” butonuyla birazdan kredi kartı bilgilerimi isteyecekmiş gibi duran siteler.

İkisini de istemedim.

Sade olsun ama boş olmasın.

Sanırım tasarım boyunca en çok buna döndüm.

Okuması rahat fontlar, sıcak bir arka plan, koyu metinler, bordo detaylar, gereksiz yere bağırmayan başlıklar… Özellikle telefonda bir yazıya gelen kişinin menüler arasında kaybolmadan doğrudan okumaya başlayabilmesi önemliydi.

Bu yüzden bazen bütün akşam yaptığım iş birkaç pikseli sağa sola oynatıp:

“Şimdi oldu mu?”

diye tekrar bakmak oldu.

Yazılım dünyasına hoş geldiniz.

Bu sırada kendi yönetim ekranımı da kurdum. Yazıları taslak olarak kaydedebiliyor, önizleyebiliyor, görselleri ve yorumları yönetebiliyordum. Blogger’da uğraşıp yapamadığım Instagram Story kartı da artık blogun kendi içinden üretilebiliyordu.

Sonra yeni evi kurmanın yeterli olmadığını fark ettim.

Eski evi de boşaltmam gerekiyordu.

2015’ten beri biriken 69 yayımlanmış yazıyı, taslakları, yorumları ve yıllardır internette dolaşan eski bağlantıları yeni sisteme taşıdım.

Burada kendime tek bir sert kural koydum:

Eski bir bağlantı dün hangi yazıya gidiyorsa, bugün de aynı yazıya gitmeli.

O yüzden yeni sistemde daha temiz adresler kullanmak mümkün olsa da eski URL’leri olduğu gibi korudum.

Eski yazıları da bugünkü zevkime göre “düzeltmeye” çalışmadım.

Bazılarına şimdi bakınca:

“Bunu gerçekten ben mi yazdım?”

dediğim oluyor.

Ama zaten biraz da mesele bu.

Blog yalnızca bugünkü halimin değil, yıllar önceki halimin de kaydı.

Sonunda blog.okdere.com artık Blogger yerine kendi kurduğum sistemden açılmaya başladı.

Dışarıdan bakınca yeni bir tasarım vardı.

Ama benim için daha önemli olan şuydu:

Blog aynı blogdu. Sadece artık sınırlarını başkası çizmiyordu.