Seyir

Walter Mitty ve
İçimizde Kalan o Hayat

Walter Mitty ve İçimizde Kalan o Hayat
Önceden izlediğim ama izlediğimi tamamen unutup geçenlerde tekrar izlediğim bir film The Secret Life of Walter Mitty. İyi ki de unutmuşum sanırım, çünkü bu sefer tam ihtiyacım olan bir dönemde tekrar karşıma çıktı.

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, hayatın akışına kendimizi kaptırıp zamanla kendi kafeslerimizi ve sınırlarımızı oluşturuyoruz. Film de insana aslında bunların düşündüğümüz kadar gerçek olmadığını, hayatımızla ilgili sandığımızdan çok daha fazla seçeneğimiz olduğunu hatırlatıyor.

Böyle söyleyince tabii kulağa biraz kişisel gelişim sözü gibi geliyor. İnsan da hemen bu fikrin karşısına geçmeye meyilli oluyor. “Hayat öyle kolay değil”, “her şeyi yapamazsın” gibi cümleler sıraya giriyor kafada. Belki de yıllardır alıştığımız düzeni değiştirmeye karşı gösterdiğimiz dirençten.

Ama benim hayatım şu an tam da böyle bir dönemde.

Almanya'ya taşındıktan sonra aklım ve bedenim bu fikri biraz daha kabul etmeye başladı sanırım, bilmiyorum. Belki yeni bir ülkede yaşamaya başlamam, burada insanların ne için çabaladığını ve hayatlarını nasıl kurduklarını dışarıdan görebilmem bunda etkili oldu.

Filmi bitirdikten sonra bende kalan ilk his şuydu:

Bir motor, bir drone ve bir kamera alıp Avrupa'yı gezmek. Gördüğüm yerleri kendi tarzımda çekmek, anlatmak ve paylaşmak.

Bu öyle bir film işte. İnsanı oturduğu yerde bırakmıyor. “Ben aslında ne yapmak istiyorum?” diye düşündürüyor.

Filmin merkezindeki Walter Mitty, köklü Life dergisinin negatif arşivinden sorumlu çalışanı. Tam 16 yıldır aynı yerde çalışıyor. Dünyanın dört bir yanını dolaşıp fotoğraflar çeken ünlü foto muhabiri Sean O'Connell ile de yıllardır birlikte çalışıyorlar ama ilginç şekilde hiç yüz yüze tanışmamışlar. Sean analog filmle çektiği negatifleri Walter'a gönderiyor, Walter da onları işleyip dergide kullanılabilir hale getiriyor.

Walter'ın hayatıysa dışarıdan bakınca oldukça sıradan. Ama her zaman böyle biri değilmiş.

Gençken kaykay yapan, çantasını sırtına takıp dünyayı gezmek isteyen biri. Babasını genç yaşta kaybettikten sonra hayat bir anda önüne başka sorumluluklar çıkarıyor. Çalışmaya başlıyor, hayallerini bir kenara bırakıyor ve yıllar geçtikçe kendini aynı düzenin içinde buluyor.

Tam bu sırada Life satılıyor ve derginin basılı yayın hayatına son verilip tamamen dijitale geçilmesine karar veriliyor. Çalışanların çoğu için de işten çıkarılma ihtimali ortaya çıkıyor.

Derginin son basılı sayısı hazırlanırken Sean, Walter'a son çektiği negatifleri gönderiyor ve özellikle 25 numaralı karenin son sayının kapağı olmasını istiyor.

Tek sorun var:

25 numaralı negatif ortada yok.

Walter da Sean'ın gönderdiği diğer fotoğraflardaki ipuçlarını takip ederek, hayatı boyunca uzaktan çalıştığı bu adamı bulmaya karar veriyor.

Ve film de aslında tam burada başlıyor.

Walter'ın 16 yıldır masa başında başkalarının yaşadığı maceraların fotoğraflarını düzenlediği hayatı, bir anda kendisinin o fotoğrafların içine girdiği bir hayata dönüşüyor.

Bence hikâyenin bu kadar güzel çalışmasının sebebi de bu. Çünkü Walter'ın problemi yalnızca “sıkıcı bir hayat yaşıyor olması” değil. Zamanında yapmak istediği şeyleri hayatın zorunlulukları yüzünden ertelemiş ve bir noktadan sonra ertelediğini bile unutmuş olması.

Sanırım filmin bende bu kadar karşılık bulmasının sebebi de biraz bu.

İnsan bazen hayatından memnun olmadığı için değil, başka türlü yaşayabileceğini unuttuğu için olduğu yerde kalıyor.

Filmin benim için en vurucu taraflarından biri de Life dergisinin mottosu oldu:

“To see the world, things dangerous to come to, to see behind walls, draw closer, to find each other, and to feel. That is the purpose of life.”

Dünyayı görmek, tehlikeli şeylerin karşısına çıkmak, duvarların arkasını görmek, yakınlaşmak, birbirimizi bulmak ve hissetmek. Hayatın amacı bu.

Bir derginin mottosu için biraz fazla iddialı belki ama filmin tamamını da tek başına özetliyor aslında. Walter yıllarca bu cümlelerin yazdığı yerde çalışıyor ama yaptıklarının tam tersini yaşıyor. Dünyayı gezen insanların fotoğraflarını görüyor ama kendisi gitmiyor. Başkalarının yaşadığı anları işliyor ama kendi hayatını yaşamayı sürekli erteliyor. Sonra kayıp bir negatifin peşine düşerken istemeden de olsa o cümlenin içine giriyor.

Ve sanırım filmde beni en çok etkileyen şey de Walter'ın bir anda bambaşka biri olması değil. Zaten o kişi hep orada. Sadece uzun zamandır ortaya çıkmasına izin vermiyor.

Bunu kendi hayatımla eşleştirmemek biraz zor oldu açıkçası.

Son yıllarda benim de “şunu yapmalıyım”, “önce bunu halletmeliyim”, “şu dönem bir geçsin”, “biraz daha para olsun”, “şartlar uygun olsun” diye ertelediğim çok fazla şey olduğunu fark ediyorum. Bunların bir kısmı tabii ki gerçek hayatın gereklilikleri. Her şeyi bırakıp yarın motosiklete atlayıp Avrupa turuna çıkmak kolay değil. Ama insan bazen gerçekten yapamayacağı şeylerle, yalnızca yapmaya cesaret edemediği şeyleri birbirine karıştırıyor.

Sanırım Almanya'ya taşınmak bende bu ayrımı biraz bozdu.

Bir ülkeyi, düzeni, işi, çevreyi bırakıp başka bir yerde sıfırdan hayat kurmaya çalışınca insanın kafasında “ben bunu yapamam” dediği bazı duvarlar zaten kendiliğinden yıkılıyor. Sonra başka şeylere de aynı gözle bakmaya başlıyorsun. “Bunu gerçekten yapamam mı, yoksa sadece yıllardır böyle yaşamaya alıştığım için mi yapamam sanıyorum?”

Walter Mitty'yi izlerken sürekli bunu düşündüm.

O yüzden filmin bende bıraktığı şey “hayallerinin peşinden koş” gibi boş bir motivasyon cümlesi olmadı. Daha çok, hayatımda gerçekten yapmak istediğim şeylerle alışkanlıktan sürdürdüğüm şeyleri biraz ayırma isteği oldu.

Ve evet, film bittikten sonra kafamda hâlâ o görüntü vardı:

Bir motor. Bir drone. Bir kamera. Avrupa'da bilmediğim bir yol.

Belki bir gün gerçekten yaparım. Belki düşündüğümden çok daha farklı bir şeye dönüşür. Ama artık en azından böyle bir şeyi düşündüğümde ilk refleksimin “olmaz” olmasını istemiyorum.

Walter'ın hikâyesi de zaten bence tam olarak bunu anlatıyor. Hayatının tamamen değişmesi için olağanüstü biri olmasına gerek yok. Bir noktada sadece kapının dışına çıkması gerekiyor.

Belki bizim de bazen ihtiyacımız olan şey bundan fazlası değildir.

Dünyayı görmek, biraz tehlikeye yaklaşmak, duvarların arkasına bakmak, insanlara yaklaşmak ve gerçekten bir şeyler hissetmek.

Geri kalanını yolda çözeriz.

Okur notları

Yorumlar

İlk notu sen bırakabilirsin.

Şunu merak ediyorum:

Senin içinde kalan o hayat ne?

Hesap gerekmiyor. İsim yeterli; yorumun yayımlanmadan önce bana düşüyor.

Wonder Woman 1984 Neden Eleştiriliyor?

Az önce yayımladığım YouTube videosunda Wonder Woman 1984 filmiyle ilgili gözlemlerimi paylaştım. Bir yazı yazarak da fikirlerimi kısaca yazıya dökmek istiyorum.Wonder Woman 1984 filmi çıkalı 3-5 gün oluyor ve film…

Bodrum Kattan Dünya Şampiyonluğuna | The Queen's Gambit

Epeydir bloguma yazı yazmıyordum. Bunun sebebi aslında bir süredir yeni bir websitesi açıp oradan devam etmeyi düşünmemdi. Websitesini bir süre daha erteledim ancak beklediğim ve bir çırpıda bitirip çok sevdiğim bir…

Burada kalmak istersen

Yeni bir şey yazdığımda Instagram’da da haber veriyorum. RSS kullanıyorsan, o da hâlâ burada.